50×20 cm ölçülerinde dikdörtgen bir tabut biçiminde tasarlanan bu düzenek, betonlaşma ve doğanın kayboluşu temalarını mekânsal bir anlatı aracılığıyla ele aldı. Dikdörtgen form, ön yüzü ve üst sağ kısmı açık bırakılarak tasarlanmış olup, bu açıklıklar üzerinden bitkilerin sarkması ve yükselmesi sağlanarak, doğanın yaşam direncinin betonlaşan alanlarda dahi var olma çabası metaforik bir biçimde gösterildi. Açıklıklar, doğanın hâlâ var olan ama sınırlı ve kırılgan varlığını temsil eden birer görsel alan olarak işlev kazandı. Buna karşılık dikdörtgenin emini beton ile doldurularak, doğanın yaşam alanlarının büyük ölçüde insan müdahalesi ve kentleşme sonucu yok olduğu, toprağın ve ekosistemin betonlaşma ile kaplandığı vurgulandı. Betonun üzerine yerleştirilen çimen ve bitkiler ise, doğanın yeniden kurulumunu ve betonlaşmış alanlarda bile yaşamın geri gelmeye yönelik çabasını simgeledi. Bu katmanlı yapı, beton ve canlı bitki arasında bir karşıtlık oluşturarak, doğa ve yapaylaşmanın çatışmasını somut ve görsel bir şekilde ortaya koydu.
Düzenekte, betonlaşmanın yoğun etkisine gönderme yapmak amacıyla ek olarak 70 cm genişliğinde ve 60 cm yüksekliğinde ahşap bir yuvarlak çadır yerleştirildi. Çadır, doğanın betonlar üstünde yeniden var oluşunu ve doğanın mekanını yeniden kurma çabasını temsil eden bir form olarak kullanıldı. Üzerine örtülen siyah kumaş, yok oluş, kayıp ve geri dönüşsüzlük temalarını destekleyen bir görsel unsur olarak işlev kazandı. Siyah kumaş, tarihsel ve kültürel bağlamlarda çürüme, karanlık, görünmezleşme ve yok olma gibi kavramlarla ilişkilendirilen bir renk olarak seçildi. Böylece çadırın üstündeki siyah kumaş, doğanın betonlaşma ve kaybolma sürecine dair görsel bir metafor oluşturdu.
Kumaşın üzerine yerleştirilen Rootless Nature (Köksüz Doğa) baskısı, doğanın köksüzleşmesi ve mekânsal olarak sınırlanmasını simgeleyen bir kavramsal katman sundu. Baskı, yalnızca metin olarak değil, aynı zamanda görsel yerleşimi ile de işlev kazandı; yazı ortadan beyaz ip ile dikilerek iki parçaya ayrıldı. Bu müdahale, doğanın bütünlüğünün bozulduğu, parçalandığı ve artık tek bir hat üzerinde yürütülemediği fikrini izleyiciye iletti. Beyaz ipin yazıyı bölmesi, doğanın sürekliliğinin kesintiye uğradığını ve betonlaşma ile birlikte doğanın parçalı bir hâle geldiğini simgeleyen somut bir gösterim olarak sunuldu.

Düzenekteki malzeme seçimleri, mekânsal kurgular ve renk tercihleri bir araya geldiğinde, izleyiciye hem estetik hem de kavramsal olarak bir yoğunluk yaratıldı. Beton ve bitki arasındaki karşıtlık, doğanın kayboluşu ile direncini aynı anda gözler önüne sererken, siyah kumaş ve beyaz ip aracılığıyla yapılan müdahaleler, doğanın mekânsal ve kavramsal olarak parçalandığını, köksüzleştiğini ve insan müdahalesiyle sınırlandığını ortaya koydu. Açıklıklar ve çadır formu ise, doğanın betonlaşan alanlarda hâlâ yaşam alanı arayışında olduğunu ve ekolojik sistemin yeniden kurulabileceğine dair bir umut mesajı iletti.
Bu enstalasyon çalışması, betonlaşma ve doğanın kayboluşu arasındaki çatışmayı mekânsal bir anlatı ile somutlaştırırken, izleyiciye çevresel kayıp ve ekolojik tahribat üzerine düşünme olanağı sundu. Betonlaşmış alanlar ile canlı bitki örtüsü arasındaki karşıtlık, görselliği ile dikkat çekici bir biçimde sunuldu; siyah kumaş ve Rootless Nature metni ile kavramsal derinlik kazandırıldı. Çalışmada kullanılan tüm malzemeler ve yerleştirme biçimleri, doğanın parçalanmasını, köksüzleşmesini ve betonlaşma karşısında sınırlı varlığını vurgulayan birer gösterge olarak işlev gördü. Bu bağlamda, düzenek hem estetik hem de eleştirel bir anlatım mekanizması olarak çevresel sorunları görünür kılmakta ve izleyiciye ekolojik bozulma üzerine düşünme fırsatı sunmaktadır.


